Sivas’ta Ramazan’ın Sesi: Ya Hannan Ya Mennan ve Şems-i Sivâsî
Sivaslı olmak, Ramazan’ı sadece bir ibadet ayı olarak değil, aynı zamanda bir sesin, bir hatıranın ve bir duygunun içinde yaşamak demektir. Memleketimde Ramazan denildiğinde akla çok bereketli, rahmet dolu şeyler gelir elbette… Ama Daha derinde, daha kalıcı bir şey vardır; gecenin içinden yükselen o tanıdık nida…
Bu ilahi, sadece bir ezgi değil. Çocukluğumun, gençliğimin, eşraf ile yürüdüğüm o serin Ramazan gecelerinin ortak dilidir. O ilk mısra duyulduğunda tüm şehir ortak bir duygunun, anlamın etrafında toplanır.
Teravihin Son Rekatı ile Başlayan Asıl Ramazan
Ramazan geceleri aslında iftarla değil, teravihle başlar.
Yatsı namazıyla dolup taşan camiler, teravihin son selamıyla kısa bir sükûnete bürünür. İşte tam o anda, görünmez bir işaret verilmiş gibi ilahinin ilk mısraları yükselir. Ne bir hazırlık vardır ne de bir yönlendirme… Ama herkes bilir.
Müezzin başlar, ardından diğerleri katılır.
Sonra bütün cami…
O anlarda cami sadece bir ibadet mekânı olmaktan çıkar. Sanki şehirle gökyüzü arasında bir köprü kurulur. Günün yorgunluğu, kavgalar, kötü duygular, gelecek kaygıları, hayatın telaşı, orucun ağırlığı bir süreliğine geri çekilir. Geriye sadece aynı duaya ortak olmuş bir kalabalık kalır.
“Merhaba” ile Gelen Sevinç
Ramazan’ın ilk yarısında ilahinin dili sevinçtir:
“Merhaba, merhaba, şehr-i Ramazan merhaba…”
Bu merhaba, bir ayın gelişi değildir sadece. Bir fırsatın, bir arınmanın, bir iç yolculuğun başlangıcıdır. Sivas’ta bu ilahiyle Ramazan resmen karşılanır.
Çocukken bu ilahiyi ilk kez duyduğum geceleri hatırlıyorum. Sözlerin anlamını bilmesem de melodisi, caminin içindeki atmosfer ve büyüklerin yüzündeki o huzur bana bir şey anlatıyordu. Zamanla sözlerini öğrendim, büyüdükçe anlamını da kavradım. Ama o ilk his—o içten “merhaba”—hiç değişmedi.
“Elveda” ile Gelen Hüzün
Ramazan ilerledikçe ilahinin rengi değişir. Aynı melodi bu kez farklı bir duygu taşır:
“Elveda, elveda, şehr-i Ramazan elveda…”
İşte o zaman, insanın içine bir hüzün dolar.
Bu artık bir vedadır. Ama sadece Ramazan’a değil…
O ay boyunca kurulan düzene, kazanılan alışkanlıklara, yapılan dualara da bir vedadır.
Her “elveda” dendiğinde insan kendi içine döner:
“Bu Ramazan’ı gerçekten yaşayabildim mi?”
Teravih çıkışı yürüyüşler yavaşlar. Sokaklar daha sessiz gelir. Sanki şehir de bizimle birlikte hüzne ortak olur.
“Yâ Hannan, Yâ Mennan”: Bir İlahiden Fazlası
İlahinin merkezinde yer alan bu iki hitap, aslında her şeyi özetler:
Hannân: Sonsuz merhamet sahibi
Mennân: Lütfeden, ihsan eden
Bu ilahi, bir sanat eseri olmanın ötesinde bir yakarıştır.
Kulun aczini kabul edip rahmete yönelmesidir.
Ramazan boyunca her gece tekrar edilen bu sözler, bize iki şeyi hatırlatır:
Biz eksik ve hata yapmaya meyilliyiz.
Ama Rabbimiz affetmeye ve lütfetmeye hazırdır.
Şems-i Sivâsî’nin tasavvuf anlayışı da tam olarak bu denge üzerine kuruludur:
tevazu, samimiyet ve ilahi aşka yöneliş.
Sivas’ın Hafızasında Yaşayan Bir Gelenek
Sivas’ta “Ya Hannan” sadece bir ilahi değildir.
Bir hatıradır.
Cami avlularında koşan çocuklar, dedesinin elini tutan torunlar, omuz omuza saf tutan dostlar… Hepsinin ortak paydasında bu ilahi vardır.
Kimisi yüksek sesle söyler, kimisi sadece mırıldanır.
Ama herkes bilir.
Bu yüzden şu cümle abartı değildir:
Sivas’ta “Ya Hannan”ı herkes ezbere bilir.
Çünkü bu ilahi öğretilmez.
Yaşanır.
Bir Dua ile Biten Her Ramazan
Ramazan’ın son gecesinde de ilahinin son mısraları cami kubbesinde yankılanırken içimden hep aynı dua geçer:
“Yâ Hannan, Yâ Mennan…
Bizi affet, bizi bağışla ve bizi bir sonraki Ramazan’a da ulaştır.”
O an anlarım ki Ramazan aslında bitmez.
Sadece kalpte bıraktığı izlerle devam eder.
Ve Sivas’ta o izlerin sesi hep aynıdır:
“Yâ Hannan, Yâ Mennan…” … Yine Gel Şehr-i Ramazan
Camilerden Yükselen O Nidanın Ardındaki İsim: Şems-i Sivası (k.s.)
“Ya Hennan” ilahisi, sadece bir gelenek değil; bir mirastır. Bu mirasın arkasında ise Sivas’ın ve Anadolunun en büyük manevi isimlerinden biri vardır: Şemseddin Sivâsî
Şems-i Sivâsî, Anadolu’nun derin tasavvuf geleneğinde özel bir yere sahiptir. Hatta çoğu zaman, Anadolu’nun üç büyük “Şems”inden biri olarak anılır. Diğeri Mevlana’yı yakan Şems-i Tebrîzî bir ötekisi Mehmet’i Fatih eden Akşemseddin’dir. Bu üç isim, aynı hakikatin farklı yansımalarıdır.
Şems-i Tebrîzî, Mevlânâ’nın kalbini tutuşturmuştur.
Akşemseddin, İstanbul’un fethine manevi rehberlik etmiştir.
Şems-i Sivâsî ise Sivas’ta ilmi ve irfanı halkın içine taşımış, bu ilim irfan yolu Sivas’tan payitahta bir yol eylemiştir. Onu özel kılan şey sadece eserleri değildir. Onu asıl büyük yapan, halkın içinde yaşayan bir mürşid olmasıdır.
Esmer olmasından sebep “Kara Şems” olarak da bilinir. İstanbul’da Sahn-ı Seman medreselerinde müderrislik yapmış, sonra görevini bırakıp tasavvuf yoluna yönelmiş, hacdan sonra vaizlik ve irşadla meşgul olmuştur. Sivas Valisi Hasan Paşa’nın daveti üzerine Sivas’a yerleşmiş, ömrünün büyük kısmını burada geçirip 1006/1597’de Sivas’ta vefat etmiştir.
“Sivasi” nisbesi, hayatının en verimli dönemini Sivas’ta geçirmesi, Sivas’ta vaizlik ve şeyhlik yapması, burada tekke kurup talebe yetiştirmesi sebebiyle ona nispet olarak verilmiştir. Klasik gelenekte bir âlim veya şeyhe, uzun süre hizmet ettiği ya da manevi merkez edindiği şehir nisbe olarak eklenir; bu sebeple “Şemseddin Sivâsî” denmiştir. Şiirlerinde kullandığı mahlas “Şemsî” olduğu için halk arasında ve kaynaklarda “Şemsî Sivâsî” ifadesi yerleşmiş, zamanla konuşma dilinde “Şemsi Sivasi” şeklinde sadeleşmiştir. Sivas ve çevresinde ayrıca “Şems-i Aziz” adıyla da anıldığı belirtilir.
Halvetiyye tarikatı içinde ayrı bir kol olan Şemsiyye/Sivâsîyye’nin kurucusudur; bu kol, yeğenleri Abdülmecid Sivâsî ve Abdülahad Nûrî vasıtasıyla Sivas’tan İstanbul’a kadar yayılmıştır. Osmanlı ilim dünyasında, medrese kökenli bir âlim iken makamı terk edip tasavvufa yönelen, sonra da Anadolu’da güçlü bir tasavvuf ağı kuran isimlerden biri olarak görülür. Eğri Seferi sırasında III. Mehmed’in davetiyle orduya katılmış, padişaha ve askere manevi destek veren, zaferle sonuçlanacağını müjdelediği rivayet edilen bir şeyh olarak siyaset ve askerî tarih içinde de anılır. Sivas, Tokat ve çevresinde yüzyıllarca süren bir tasavvuf geleneğinin ve irşad halkalarının merkezinde yer almış, bu bölgede İslam anlayışını ve halk dindarlığını derinden etkilemiştir.
Sivas’ın “manevi güneşi”nin istirahatgahı Sivas Meydan (Yenicami) içindedir. Türbesi ziyaretgâh niteliğindedir ve yerel hafızada güçlü bir evliya/şeyh profili olarak yaşamaya devam etmektedir.
Bugün Sivas’ta bir çocuk “Ya Hannan” ilahisini mırıldanıyorsa, bu sadece bir gelenek değildir. Bu, Şems-i Sivâsî’nin hâlâ yaşayan öğretisi ve mirasıdır.
Son olarak bu güzel ilahiyi enfes yorumlayan Sayın Fatih Koca ve bu Ramazan başlangıcında bu tarihsel derinlikle Sivas özelinde bir kısa tanıtım hazırlamış bulunan Sivas Valiliği ve Valimiz Sayın Yılmaz Şimşek’e teşekkürü borç biliriz. 19.03.2026, Ankara